Bunu ben yazmadım 2


Üzülerek ifade ediyorum ki bu yazıyı da ben yazmadım. Keşke ben yazmış olsaydım ama bu defa yazma ihtimalim yoktu. Çünkü yazıda anlatılanları yaşamadım. Belki çok küçük miktarına şahit olmuşumdur ama hepsini bilmem. Bu güzel yazıyı okuyunca gözlerimdeki buğulu hüzünle birlikte “blogumda paylaşayım da takipçilerim de faydalansın” cümlesi dilimden döküldü.

Yazının yazarı en altında yazıyor. Buradan kendisine teşekkür ediyorum ve yazıyla baş başa bırakıyorum:

Şöyle bir arkanıza yaslanın. Gözlerinizi yumun.
Hayal edin şimdi :

Dünya savaşı patlamış!

Yaşadığınız ülke burası, yine Türkiye. 

Erkeklerin yüzde sekseni, seferberlik nedeniyle askere alınmış. Anneler, çocuklarla baş başa… Giden erkeklerin çoğu kırsal kesim kökenli olduğu için tarım dibe vurmuş. Mahsul alınamıyor

Kaynaklar öyle sınırlı ki, bu milletin olmazsa olmazı, ana gıdası ekmek bile lüks. Her birimizin günde sadece “125 gr.” ekmek hakkı var. Ötesini çatlasanız bulamıyorsunuz.
Öyle torpil morpil geçmiyor.
“Yok” çünkü.’

Şeker de yok. Şanslıysanız pekmez kullanabilirsiniz. O da belirli bölgelerde…

Gömleğimin yakası eskidi, atayım da yenisi alayım, diye bir şey yok. Eteğinden kesip yakayı yenileyebilir evin hanımı.
Aynı şekilde takım elbiseyi de ters yüz ederek kullanabiliyorsunuz. Kumaş çok pahalı, ithal ediliyor ve terziye her sene bir takım elbise diktirmek öyle her babayiğidin harcı değil.

Çıkar alırım çarşıdan, mı diyorsunuz?

Hazır giyim diye bir şey yok ki…

Misal çorabınız delindi, özel tahta yumurtalar var. Hanımlar onu çorabın burnuna dayayıp tamir ediyor.

Buna rağmen, erkekler mutlaka takım elbiseli, sinek kaydı traşlı, cilalı pabuçlu, kadınlar şık, özenli, ince çoraplı, bakımlı.

Oysa ülkede yoksulluk kol geziyor.

Savaş gelmiş kapıya dayanmış.

Sadece birkaç yüz km. uzağınızda Rusya’ya kadar ilerlemiş bir azgın güç söz konusu. Dünyayı kırıp geçiren bir diktatör var.
Acımasız!…

Yöneticileriniz savaşa girmesin ülke diye cansiperane mücadele veriyorlar, ama nereye kadar..

Bilmiyorsunuz.

Televizyon yok. İnternet yok. Anladığımız manada telefon yok. Teknolojik hiçbir ulaşım yok. Tek haberleşme yolu mektup.

Çamaşır makinası yok. Bulaşık makinası yok. Her evde buzdolabı yok.

Öyle gürül gürül akan sıcacık duşlar da yok.
Şanslıysanız evinizde, değilseniz mahalle hamamında, teneke tasla suları döküne döküne, bir kalıp zeytinyağı sabunuyla yıkanıyorsunuz.

Anneler, hazır bebek bezi de yok.
Elde dikeceksiniz bezleri, her kullanıştan sonra da yine elde yıkayacak, bir de asıp kurutacaksınız.
Yetmedi, ütüleyeceksiniz mikroplardan arınsın diye… Ütü dediğim de birkaç kilo ağırlığında dökme demir ütü ha… Kaldırdıkça kas yaparsınız artık..

Hazır yemek diye bir şey yok. Tarhanayı kendiniz kurutacak, sucuğu kendiniz dolduracaksınız.

Beyler, evin tek geçim kaynağı sizsiniz.
Hanımınızın çalışması diye bir şey söz konusu değil.
Size katkıda bulunamaz, o ev işleri ve çocuktan sorumlu.
Yani tüm maddi geçim sizin omuzlarınızda.
Sizin işiniz varsa aile tok, yoksa aç

Ona göre.

Evler sobalı. Odunu, tütmesi, kurulması, sökülmesi derken bu da sizin işiniz.

Kalorifer mi, o da ne?

Bunları düşünmek size nasıl bir duygu veriyor?

Tahayyül edemiyorsunuz, değil mi?

Ama öyleydi!

Bu güzelim ülke bundan sadece 60-70 sene önce aynen böyleydi.

Çok önemli bir farkı vardı yalnız.

İnsanlar bunca yokluğa, yoksulluğa, savaş tehdidine rağmen “umutluydular”.

Kendi şahısları için değil, ülkelerini kalkındırmak için “el ele” çalışıyorlardı.

“Olmayana üzülmek” yerine, “ellerinde olana” şükrediyorlardı.

Kendilerine acımıyor, karamsarlığı kapılarından içeri sokmuyorlardı.

Bağımsızlık mücadelesini kazanmış, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir savaşın galibiydi anne-babaları.

Onlar için imkânsız diye bir şey yoktu.

O kuşaktan örnek alacağımız o kadar çok şey var ki…

Hiç unutmam, dedem su isterken, “Bana yarım bardak su getirir misin yavrum?” derdi.
Ben de ayıp olmasın diye bardağı ağzına kadar doldururdum.

Bir gün elimi tutup yanına çekti, şefkatle dedi ki: “Bak, ben sadece yarım bardak su içeceğim, kalanını dökeceksin. Yazık değil mi suya? Siz tabi harp görmediniz. Harp zamanı, yarım bardak suyun bile kıymetini anlar insan evladım. Bana ayıp olmaz merak etme. Sen yarım bardak su getir.”

Ah be dedeciğim! Yarım bardak suyun lafı mı olur, “insan israfı” yaşıyoruz biz bu dönemde..

Biz birbirimizi sevmeyi unuttuk.

Koydular önümüze televizyonu, verdiler elimize akıllı telefonları-tabletleri..

Var ya… Biz birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuk!

Başınızı bir kaldırın, bakın. O küçük çocuk sizinle oynamak istiyor. O genç kızın, o delikanlının dertleşmeye ihtiyacı var. O başı örtülü teyzenin elindeki poşet çok ağır, yardım elinizi uzatıverin. O kadın çok dalgın, ezilebilir caddeyi geçerken, uyarıverin. O adam çok sinirli araba kullanıyor, ona yol verip gülümseyiverin. Şu gencecik anne, kaldırıma çıkartamadı bebek arabasını, ucundan tutuverin!

“Birbirinizi seviverin.”

Bu kadar basit.

“Yarım bardak suyun kıymetini hatırlayıverin!”

Bige Güven Kızılay

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Bunu ben yazmadım! başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

2 yorum

  • Ali Can
    15 Nisan 2015 de 23:23

    Çok güzel bir yazıymış gerçekten.

  • Halil İbrahim
    16 Nisan 2015 de 11:58

    Bu ıstıraplı hayatı yaşamış bir Ananın torunu olarak bu yazıyı gözlerim yaşararak okudum. Allah bizleri böyle imtihana tabi tutmasın ama gelecek için her geçen gün ümidimi kaybediyorum.

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.