Din Maneviyattır


Geçtiğimiz yıl Diyanet İşleri Başkanlığı, Kutlu Doğum haftasında ana tema olarak “din samimiyettir” cümlesini kullandı. Onlar kullandı ama ben de kıllandım. Biraz araştırma yapınca gördüm ki eskiden beri duyduğumuz “din nasihattir” hadisi şerifindeki “nasihat” kelimesini mükemmel bir çeviriyle “samimiyet” yapmışlar.  “Yıllardır yanlış mana verilmiş, bunun doğrusu budur” diyerek herkesi samimi olmaya davet etmişler.

Buradan ufak bir giriş yapıp dinle ilgili değil de Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili bir yazı yazmayı düşündüm. Din ile ilgili bilen bilmeyen herkes yazıyor zaten. Hâlbuki dinle ilgili yazı yazmaya, fetva vermeye, açıklama yapmaya en yetkili kurum D. İ. Başkanlığının ta kendisidir.

Bu kurum Osmanlı Devletindeki şeyhülislamlık kurumunun devamı olduğu bizzat kendileri tarafından dile getiriliyor. Peki, Osmanlı Devletinde şeyhülislamın ne gibi bir yetkisi ve konumu vardı?

Padişah tarafından tayin edilen şeyhülislam protokolde padişah ve sadrazamdan sonra geliyordu. Ancak hem din hem de hukuk işlerinden sorumluydu. Padişahın devlet idaresiyle ilgili yönünü sadrazam, din işleriyle ilgili yönünü şeyhülislâm temsil ederdi. Osmanlı Devleti dine dayalı bir devlet olduğu için de bazı yerlerde sadrazamdan bile üstün olurdu. Hatta bazen padişahın azline fetva verdiklerini, hukuki konularda haksız olduklarında padişahın aleyhine hüküm verdiklerini hesaba katarsak padişahtan bile üstün olduklarını söylemek mümkün.

Böyle bir kurumun devamı olan D. İ. Başkanlığının kuruluşuyla ilgili kulağıma “eğer devlet dinden elini eteğini çekerse din eğitimini cemaat ve tarikatlar verir, biz bir kurum kuralım, bu kurum devlete bağlı olsun, devletin görüşleri doğrultusunda dini eğitim versin” şeklinde bir görüşün olduğu bilgisi gelmişti. Sanırım yıllardır gizli gizli süren diyanet-cemaatler çekişmesinin asıl kaynağı bu görüş. Eğer bu kurum böyle bir görüşün sonucunda kurulduysa “din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması” görüşü tamamen göz boyamaktan ibaret olmaktadır.

Her neyse, geçmişe mazi diyerek günümüze dönelim. Ben ne istiyorum D. İ. Başkanlığından da böyle bir yazı yazıyorum? Bu soruya yoğunlaşalım.

Din bilim dalı değildir

D. İ. Başkanlığı öncelikle dinimizi bilimin bir kolu olma zayıflığından kurtarmalıdır. Din bilimin bir kolu değildir. Bilimden üstündür ve bilimi teşvik eder. Bilimde şüpheler, hipotezler, teoriler vardır. Dinin kaynağı ise vahiydir. Vahiy Allah’ın emirleridir ve kesinlik taşır. Bilim dalıdır derseniz dine şüphe sokmuş olursunuz. İnsanların hayatını düzene sokan ve huzur veren bir sisteme şüphe sokarsanız insanlar başta Allah’ın varlığı olmak üzere her şeyden şüphe duymaya başlar. Bu da huzur vermek yerine insanı içsel kaosa sürükler.

Ayrıca dine bilim dalıdır derseniz din alanında yaptığınız çalışmalarda adının önünde bir sürü unvan bulunan ancak sapkın görüşlere sahip kişileri kaynak olarak göstermek zorunda kalırsınız.

Barış ortamı sağlanmalıdır

Bu barış ortamı ilk önce kendi dinimiz içerisinde meydana getirilmelidir. Eğer ülkemiz için %99’u Müslüman deniyorsa diyanet önce İslamiyete ağırlık vermeli, sonra diğer dine mensup insanlara yönelmelidir. Ama gördüğüm kadarıyla diyanet, İslam’a hizmet etmeye çalışan, siyasetle alakası olmayan cemaatleri yok sayıp diğer dinlerin liderleriyle kol kola gezmektedir.

İyi de ehli sünnet vel cemaat düşüncesini yani Peygamberimizin ve eshabının izinden gitmeyi kendisine düstur edinmiş, siyasetle uzaktan yakından alakası olmayan bu cemaatler ne hata işlemiş ki diyanet tarafından görmezden geliniyor? Her sene Ramazan iftarlarında diğer dinlerin liderlerine iftar verilip hoşgörü ve kardeşlik mesajları verilirken kendi din kardeşine neden hiç dönüp bakılmıyor? D. İ. Başkanının görevi sadece diğer dinlere karşı dinimizi mi temsil etmektir? Şeyhülislam gibi dinimizin liderliğini yapıp bu dine hizmet gayesinde olanlara neden kucak açmamaktadır? Neden yeri geldiğinde onlarla işbirliği yapılmamaktadır? Devletin vergilerinden bol bol pay aldıkları halde sırf hayırseverlerin yardımlarıyla hizmetini yapmaya çalışanlara yardım edilmemekte, hatta bazen zorluk çıkarılmaktadır?

Ben diyanetin, cemaatlerin palazlanıp devletin başına iş açmasından korkacağını sanmıyorum. Çünkü günümüzde vicdan sahibi herkes hangilerinin Allah’a hangilerinin şeytana hizmet ettiğini çok rahat anlayabiliyor.

İşin özeti; dinimize akın akın saldırıların olduğu bu devirde artık bu görünmez küslük sona erdirilip barış, kardeşlik, muhabbet ortamı sağlanmalı, yeniden bir bütün olunmalıdır.

Cesaret şart

D. İ. Başkanı başbakan tarafından atanıyor. Şeyhülislam da padişah tarafından atanıyordu. Buna rağmen yeri gelince padişaha “hatalı” olduğunu söyleme cesaretini gösterebilmiştir. Din adamlığı bunu gerektirir. “Beni bu atadı, aman onun aleyhine bir şey söylemeyeyim, yaptıkları yanlış bile olsa görmezden geleyim” şeklinde pısırıklık göstermek din adamına, dini lidere yakışmaz.

Din adamları memur değildir

İşte diyanetin en büyük çıkmazı bu madde. Personelini diğer devlet kurumları gibi kpss ile seçersen seçtiğin adam da memur gibi davranmaya başlar. Tatil ister, dinlenmek ister, çalışma saatleri belli olsun ister, maaş ister… Bunlar olmazsa işini savsaklamaya başlar. Din işleri savsaklamaya gelmez. İmam gaz çıkarırsa cemaatinin ne yapacağını herkes biliyor. Düşmanların ağzına söz verilmiş olur.

Bir an önce bu alana el atılmalıdır. Yıllardır itibarsızlaştırmak için titizlikle gayret edilen din adamlarının itibarını dizi ya da filmlerle kurtarmaya çalışmak çürük salda kürek çekmeye benzer. Suyun ortasına gömülmek an meselesi olur.

Dine maneviyat katılmalıdır

Yazımızın ana maddesi burası. Her ne kadar giderek azalsa da insanımız her fırsatta camiye gider ve vaazları dinler. Hatta son zamanlarda merkezi sistemler kurulup sohbetler bizzat ilçe müftüsü tarafından yapılmakta. Bakın müftü diyorum! Ama bu vaazların etkisi çok az görülür.

Acaba neden?

Ya bizim insanımız camide taş kesilip bu bilgileri içselleştirmiyor ya da bu vaazların insanı etkileme gücü yok. Eğer insanlar taş kesildiyse onların kalbini eritmek yine vaizin görevi. Eğer sohbet etkisizse bunun suçu yine vaizde.

Açıkçası bunun tek sebebi maneviyatsız bir dini insanlara hazmettirmeye çalışmaktır. Dinimizin manevi ve ruhani tarafına kısaca değinip bilim çerçevesinde her şey akla mantığa sığdırılmaya, bilimin tatsız diliyle sohbet edilmeye çalışılıyor. Doğal olarak da herkesin uykusu geliyor.

Hâlbuki insanlara huzur veren, inanmaya, ibadet etmeye, yaşamını dine göre düzenlemeye yönelten güç işte bu manevi yöndür.

Yıllardır Cuma sohbetlerine dikkat ederim; yazan zoraki yazmış, okuyan zoraki okuyor, dinleyen de zoraki dinliyor. Herkes bitse de gitsek havasında. Doğal olarak bu sohbet kulağın içine bile temas etmiyor. E, o zaman niye vaaz veriliyor ki?

Zoraki yapılan bir işten tat alınmaz. Nasıl ki tatlı yeri varken harnupun çekirdeklerini kimse yemeye çalışmıyorsa dinin kalbe huzur veren manevi tarafı varken tatsız tuzsuz sohbetlerle zaman öldürülmemelidir.

Aha da sana dipnot: Bana bu yazıyı yazdıran her hafta dinlediğim Cuma sohbetleri oldu. İmamlar açmış önüne “52 haftaya 52 vaaz” kitabını, monoton bir sesle okuyup gidiyor. Ne dinleyen var ne anlayan. İmam kendi söylediğine kendi de inanmıyor sanki.

Hep düşünürdüm.

Günlerce haftalarca sohbet dinlendiği halde neden hiç değişim olmuyor insanlarda diye. Çünkü ben öyle sohbetler dinledim ki haftalarca etkisinden çıkamadım. Her hafta dinleyebilmek için günleri iple çektim. Hatta unuturum diye önce beynime ve kalbime sonra ajandalarıma notlar aldım.

Anladım ki, bu manevi hava yakalanmadan sohbetin tadı da olmuyor etkisi de.

Bir sohbetten nerelere gitmişim değil mi?

Aslında yıllar önce hem öğretmenliğe hem de imamlığa kaybettirilen itibarın geri nasıl kazandırılacağıyla ilgili bir yazı yazmıştım.

Siz dua edin aklımdan geçenlerin çoğunluğu unuttum da geriye bu kadarcık bir yazı kaldı 🙂

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.

Son söz Efendimiz (s.a.v)’in: Âlimlerin sohbetine katılın, onlara yakın oturun! Çünkü Allahü teâlâ, yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de, hikmet nuru ile diriltir. [Taberani]

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Aforizma Kasmak 6 başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Kaktüs İnsanlar

Vedalar Üzerine

5 yorum

  • Hakan ARSLAN
    24 Aralık 2014 de 09:44

    Benim de bir çok demek istediğimi dile getirmişsin. Güzel yazı için teşekkürler kardeşim.

  • GÖKTÜRK
    24 Aralık 2014 de 14:16

    Bana kalırsa Diyanet her şeyden önce isteyen herkese ücretsiz Kur’an-ı Kerim meali vermeli. İnsanlar Kur’an’ ı doğru düzgün okuyup anlasınlar diye. Önce bunu yapmaya başlasınlar.

  • mustafa
    26 Aralık 2014 de 22:23

    evet bence tespitler çok doğru ve başarılı… Şeyhülislamların yetiştirilme sistemiyle yetiştirilmiş ehil kişilerin bu makamlara getirilmesi gerekir… öyle iki ayet öğrenmek yada iki hadis paylaşmakla bu işler işte bu kadar olur.

  • Halil İbrahim
    27 Aralık 2014 de 15:05

    “Parayı veren Emride verir”
    Mesele Diyanet işlerinin Hükümete bağlı ve maaşı maliyeden alma meselesidir. Devlet maaş verdiği her kuruma ve kişe emir verir. Onun emri dışına çıkmak istesede masaş korkusuyla çıkamaz kimse. Diyanetin bir an önce hükümetten ve siyasetten kurtulmasıdır.
    Bunun nasıl olacağı ile alakalı detay tartışılabilir ama bağımsız olması şart

  • Elanur
    29 Ağustos 2017 de 19:47

    Çok güzel bir konuya değinmişsiniz hocam yüreğinize sağlık

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.