Dünyanın en zor işi


-Doğu’da bu işi yapmak çok zor abi!

-Bütün tayin haklarımızı elimizden aldılar. Batıdakiler batıda, doğudakiler doğuda kaldı.

-Maaşı da diğer memurlara göre az. Tatilimiz çok ama bedenen ve ruhen yıpranıyoruz.

-Kesinlikle en zor ve en önemli meslek bizimki!

-Aslında köyde olmasak bu kadar yorulmazdık. Şehirdekiler evinin dibindeki okula gidiyor.

-Hem şehirdeki çocuklarla ders yapmak daha kolay.

-Bir nesil bizim elimizde yetişiyor, kesinlikle en zor ve en önemli iş bizimki!

-Kafa gidiyor beş-on yıl sonra, zaten bu yüzden mahkemede şahitliğimiz de kabul edilmiyormuş.

Ara ara yapılan bu muhabbetlere çok müdahil olmam. Sadece dinlerim.

O gün de sesimi çıkarmadan dinledim.

Sınıfıma giderken kafamda hep “dünyanın en önemli ve en zor işi” cümlesi dolanıyordu.

Okul çıkışı pantolon paçası yaptırmak üzere terzi İrfan amcanın dükkânına uğradım. 70 yaşının üzerinde, saçı sakalı beyazlamış, elleri istem dışı titreyen İrfan amca pantolonu elinde evirdi çevirdi “on dakkalık işi var, istersen otur sana bi çay söyleyeyim hoca” dedi.

Yapacak daha iyi bir işim olmadığı için beklemeyi tercih ettim. Zaten İrfan amca sıcakkanlı ve hoşsohbet bir insandı.

Çaylarımız gelene kadar çalışmanın zorluğu üzerine bir sohbet açtım. Amacım bu güngörmüş amcanın tecrübelerinden faydalanırken aynı zamanda ona göre dünyanın en zor işinin ne olduğunu öğrenmekti.

İrfan amca bir yandan bana laf yetiştirirken diğer yandan burnunun ucundaki küçük camlı gözlük yardımıyla ipliği iğneye geçirmeyi denedi bir süre. Yapamayacağını aklı kesince “hoca şu ipi iğneye geçiriver, benim gözler seçmiyor artık” dedi. Kalkıp iğneyi ipliğe geçirdim.

Az gören gözlerine rağmen büyük bir ustalıkla çalışan elleri nedense hiç acele etmiyordu. Eski insanların “en önemli işi yapıyormuş” havasını hissettiren dinginliği her zaman takdir ettiğim bir davranış olmuştur. Biz gençler ise her yaptığımızı -aceleden yarım bıraktığımız çay bardakları gibi- yarım yamalak yapıyor, önemli-önemsiz demeden özensiz davranıyoruz.

Pantolonun işi biterken biz de muhabbetin sonunu getirmiştik. Son noktayı “hoca şu hayatta önemsiz ve kolay iş yoktur, tabi amacın helalinden kazanmaksa, ama illa en zorunu merak ediyorsan elbette senin işin en zoru” cümlesiyle İrfan amca koydu.

Kâğıt beş lirayı eline sıkıştırıp dükkândan çıkarken beynim İrfan amcanın evini geçindirmesi için günde kaç iş yapması gerektiğiyle meşguldü. O kadar meşguldü ki dükkânın önündeki çöp tenekesinden kâğıt çıkaran adamın arabasına ayağım çarptı. Hızla toparlanıp adama kolay gelsin dedim belli belirsiz. Ve ağır adımlarla evimin yolunu tuttum.

Evet evet, İrfan amca gibi güngörmüş birisi de onayladığına göre dünyanın en zor işi benimki olmalıydı.

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Yüzüğün Esrarı başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Son Mektup

Dilenci

Martı ile Buzdağı

5 yorum

  • Mahir Nusret
    14 Nisan 2014 de 13:56

    Yükün ağır hocam Allah kolaylık versin…Çok etkileyici bir yazıydı.

  • bilgfildiz
    14 Nisan 2014 de 14:01

    bak işte bu çok güzel olmuş bence. eline sağlık abi.

  • Hüseyin Genç
    17 Nisan 2014 de 18:10

    Yazı için teşekkürler

  • Metin Aksu
    18 Nisan 2014 de 14:38

    Bizim yaptığımız işi beğenmeyenler saldırıp dövüyor. Sizi iyi öğretemedin diye dövmeye kalkan oldu mu. :))

    • cem
      18 Nisan 2014 de 17:17

      Yok bizi genelde direk öldürüyorlar.

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.