Geçmişle bugünü ayıran fark


 

Hep geçmişe özlem duyarız. Eski insanları, eski bayramları, eski davranışları hep özlemle anarız.

İyi ama neden? Geçmişle günümüzü ayıran farklar neler? Eskiden olup da şimdi olmayan ne?

Kısa ve öz olarak ifade edersek; “nezaket”.

Nasıl yani demeden önce bir düşünelim: Şu an cep telefonu, bilgisayar, televizyon en önemlisi internet olmasaydı nasıl bir hayatımız olurdu? Binlerce kilometre ötelerdeki yakınlarımızla iletişim kurma yolumuz kalmayınca dikkatimizi yakın çevremize vermez miydik?

Elbette en çok onlarla konuşur, onlarla görüşür, onlarla dost olurduk. Onlara güvenir, onlarla samimiyet kurardık. Bu elektronik eşyalar olmasaydı akşamları evimize gidince ya eşimizle sohbet ederdik ya da kitap okurduk. Bunlardan sıkılınca da ya misafir çağırırdık ya da misafirliğe giderdik. Hayatımızda sosyal ağlardaki binlerce takipçi değil etrafımızdaki az sayıda insan olurdu. Kızdığımız insanı engelleme lüksümüz olmayacağı için yaşadığımız gerçek sosyal çevrenin kıymetini bilir, insanlarla iyi geçinmenin yollarını aradık.

İşte tam bu noktada nezaket devreye giriyor. Atalarımızla bizi ayıran nokta burası.

Zamanın yavaşladığı, hayatımızın kontrolünün elimizde olduğu o zamanlarda yaşamış olsaydık içimizdeki güzel duyguları binlerce parçaya bölmez 20-30 kişi arasında bölüştürürdük. Dikkatimiz binlerce ufak parçaya bölünmez asıl vermemiz gereken 5-10 şeye verilmiş olurdu. Zamanın yavaş aktığı, kimsenin acelesinin olmadığı bir yaşam tarzı elbet hareketlerimize ve sözlerimize de yansırdı. Binlerce insan içinde 3-5 kişiyi kırsak ne olur düşüncesini kenara bırakır herkesi olduğu gibi kabullenir, herkesin kıymetini bilirdik. Konuşurken, davranırken asla nezaketi elden bırakmazdık.

Her şey yavaşlayınca ruhumuz ve bedenimiz de yavaşlar, hareketlerimizdeki kaba saba, aceleci tavırlar ortadan kalkardı. Nasıl ki yazımız hızlı yazarken karışır yavaş yazarken güzelleşirse davranışlarımız da yavaşlayınca güzelleşir, nazikleşirdi. Düşünerek konuşmaya, düşünerek davranmaya fırsat bulurduk. Böylece bizden beklenmeyen şeylerin farkına vararak onları terk ederdik. Üzerimize olgunluğun ve ağırbaşlılığın sükûneti çökerken her halimiz nezaketin güzelliği içinde toparlanırdı. Sözlerimize letafet, hareketlerimize zarafet, tavırlarımıza nezaket gelmesi için ruh ve bedenimizin aynı hızda çalışması gerekir. Bedenimiz yabani bir at gibi tepinip dururken ruhumuzu bu atın terbiyecisi olarak eyerin üzerine oturtmalı, gem ve mahmuzu ona teslim etmeli ruhumuzun bedenimizi sakinleştirmesine müsaade etmeliyiz.

Tüm bu saydıklarımızı atalarımız gerçekleştirmiş her şeyin kıymetini bilmiş her şeye zaman ayırabilmiş böylece bizler için erişilmesi güç mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.

Dikkat ettiyseniz iki yaşlı insan konuşurken “arkadaşım, pirim, efendim, mübarek ” gibi kelimeler duyarız. Şimdilerde bu tür bir ifade sadece birine yalakalık yapılırken ya da borç istenirken söylenir oldu.

Soru: Hayatımızdan elektronik eşyaları çıkarmadan eski bayramların tadında bayramlar, eski günleri huzuru içinde bir hayat mümkün değil mi?

Cevap: Mümkün ancak çok zor. Bunun için çok sağlam bir irade gerekiyor.

Bu irade kontrolü ele alarak yarış atı gibi hızla koşan zamanın gemini ara sıra asılmalı, onu ağır gitmeye zorlamalıdır. Ayrıca bize yanlış yapan insanlara bile nazik davranmamızı sağlamalıdır.

Yeterli mi?  Hayır.

Ayrıca bu irade yukarıda saydığımız elektronik eşyalardan kafamızı kaldırıp içinde bulunduğumuz ortama dönmemizi ve orada yaşadığımızı fark etmemizi sağlamalıdır.

Gerçek dünyaya dönüp zamanı yavaşlatarak çevremize nezaket içinde yaklaştığımızda fark edeceğiz ki çok uzaklarda aradığımız mutluluk burnunuzun dibinde bizi bekliyor.

Kendimizi düzelttiğimizde çevremizde düzelmeye başlayacaktır. Eğer düzelmeyi ülke düzeyine genişletebilirsek teknoloji devi olmasına rağmen gelenek göreneklerine bağlılığı ve nezaketiyle ün salmış Japonlara özenmemize gerek kalmayacaktır.

İmkânsız gibi görünüyor değil mi?

Olsun, siz yine de görünüşe aldanmayın 🙂

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Reklamlar: Duygu Sömürücüleri başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Kaktüs İnsanlar

Vedalar Üzerine

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.