İki güzel hikâye


Bugün ne yazayım diye düşünürken gün içinde kulağıma çalınan iki olayı hikâyeleştirmeye karar verdim. Umarım beğenirsiniz.

Hesap

İki arkadaş çok acıkırlar. Yevmiyelerini de yeni aldıkları için kaliteli bir yerde yemek yemeye karar verirler.

Girdikleri restoran çok zengin insanların yemek yediği bir yerdir. Garsonu çağırıp bütün bir kelle isterler.

Kelle bir tencerenin içinde getirilir. İkisi de çok aç oldukları için hiç etraflarına bakmadan kelleyi ikiye ayırarak iştahlı bir şekilde yemeye başlarlar.

Yan masada ise bir aile vardır. Ailenin erkeği önce karşısında çatal bıçakla eti parçalayarak küçük lokmalar halinde yiyen eşine, sonra da iştahla yemek yiyen bu kafadarlara bakar. Eşine baktığında kaçmış olan iştahı iki arkadaşa bakınca tekrar açılır.

O anda kafasına dank eden fikri yapmak için lavaboya diye izin alarak masadan kalkar.

Karınlarını doyuran iki kafadar hesabı ödemek için kasaya yaklaşırlar. Ancak kasadaki görevli hesabın ödendiğini söyler ve o adamı gösterir.

Tanımadıkları birisinin hesaplarını ödemesine şaşıran iki arkadaş adama giderek teşekkür ederler. Arkasından da neden hesabı ödediğini sorarlar. Adam: “Deminden beri sizi izliyordum. O kadar iştahlı yiyordunuz ki benim de kapanmış olan iştahım sayenizde açıldı. Helal-i hoş olsun. Haydi, selametle” der.

Aç oldukları için iştahlı yemek yemeleri yeni aldıkları yevmiyelerinin ceplerinde kalmasını sağladığı için iki arkadaş neşeli bir şekilde çalıştıkları inşaatın yolunu tutarlar.

Ekmek Parası

Salih henüz yirmi yaşındadır. Çalışmadığı gerekçesiyle ailesiyle tartışınca vurur kapıyı ve yaşadığı köyden büyük şehre gider.

Ancak işler onun düşündüğü gibi gitmez. Öfkeyle kalkan zararla oturur derler. Ani bir şekilde evden çıktığı için cebinde sadece bir çorba parası kalmıştır. Üç gün boyunca gündüzleri iş arar geceleri parkta yatar. Başka parası da olmadığı için cebindeki parasını harcamaya kıyamaz.

Üçüncü günün sonunda açlık canına tak edince aklına şu fikir gelir: Bir lokantaya girip çorba isteyeyim, çorba gelene kadar da masaya konulan ekmekle karnımı doyurayım.

Bunu uygulamak için küçük bir lokantaya girer, çorbasını ister. Bu esnada çaktırmadan ekmek sepetindeki ekmekleri yemeye başlar. Kendi sepetindeki ekmekler bitince kimsenin görmediği bir anda yan masadaki sepetten bir avuç daha ekmek alır. Gelen çorbayla birlikte o ekmekleri de yer.

Ancak onu görmüş olan lokanta sahibinin şakayla karışık söylediği cümle, hesabı ödemek için gelen Salih’i doğduğuna pişman edecek türdendir: “Abi sen ekmeklerin parasını ver, çorba bizden olsun.”

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Bir Evlilik Macerası başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Son Mektup

Dilenci

Martı ile Buzdağı

2 yorum

  • Reyhan
    26 Kasım 2013 de 19:04

    İkisinin de ana konusu para 🙂 Tabii,para önemli,olmayınca olmuyor :))

  • Beraat
    27 Kasım 2013 de 20:39

    Güzel hikayelermiş emeğine sağlık 🙂

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.