Köyde Çocukluk


Köy çocuğuyuz biz.

Doğumumuz kara örtülü yer evlerde, ya sağlık ocağındaki ebe hanımın ya da biz gibi onlarca çocuğun doğumunda ebelik yapmış, eski köy muhtarımız Mehmet dayının hanımı Ayşe ebenin elinden olur. İsimlerimiz şimdiki gibi aylar, yıllar öncesinden kararlaştırılmaz. Çoğumuza genelde dedelerimizin, ninelerimizin isimleri konur. Tabi farklı olanlar da var. Onlara da ya babalarımızın çok sevdiği çavuşlarının adı ya da köyümüzün yaşlı imamı Süleyman emminin tavsiye ettiği Peygamberlerin mübarek isimlerinden konur. Kulağımıza ezan ve kameti yine Süleyman emmi okur. Bazılarımızın ailesi huyumuzun huyunu beğendiği kişilere benzemesi için o kişiye “taşımızı saydırır”.

 

Hazır bezin ne olduğunu bilmeyiz. Eski elbise parçalarından olur bizim bezlerimiz. Elleri değil ayakları öpülesi analarımız yaz demez kış demez bizim bezlerimizi yıkar köyün deresinde. Ama biz nedense konuşmaya hep “baba” kelimesiyle başlarız. Sonra öğreniriz “anne” demeyi. Yine de ömür boyu annemize “ana” deriz.

 

Çocukluğumuz tez gelir tez gider. Tez çabuk büyürüz biz ve bizim oralarda yazlar çok sıcak kışlar çok soğuk olur. Yazın gündüzleri; ya öküz ya inek ya da davar peşinde koşarız. Güneş yaktıkça yakar yüzümüzü. Güneş kremi bilmediğimiz için yüzümüz ya kavruk siyah ya da çilli olur. “Sadıç”larımızla bir karıştırdık mı sürüleri; elekçi deresi senin, dombalak tepesi benim dağ, bayır, tarla gezeriz artık. Nerde otlatacak bir yer, içirecek su ve dinlenecek bir ağaç dibi bulursak orda akşam ederiz çoğunluk. Oyunsuz çocuk olur mu? Çelik-çomak, aşık, pabuç saklama gibi bir sürü oyun oynarız. Akşam olunca da çoğunluk eşek yarıştırırız dönüş yolunda.

 

Hayvan gütmeyenlerimiz ise ailesiyle tarlaya gider. Babalarımız tırpan sallar, annelerimiz ve bacılarımız deste yapar. Biz de arkalarından gücümüz yettiğince tırmık çekeriz. Arkalarından tırmık yetişmediği zaman imdadımıza annemiz koşar. Yakına gelinceye kadar tırmığı çekiverir sonra gider bir de kendi işini yapar. Anne yüreği… Dayanmıyor demek ki… Tarlada pişen aşın, demlenen çayın tadı evdekine benzemez. Öyle tatlı gelir ki insana… Bardağın biri dolar biri boşalır… Yemekten sonra eğer varsa yakındaki diğer tarlamızdan kelek, karpuz, nohut, mısır getirir hep birlikte yeriz. Yemeği de sıkı yeriz işi de sıkı yaparız.

 

Kışın tadı çok farklıdır. Kar bazen diz boyu yağar. Biz de her fırsatta topuğu silik lastik pabuçlarımızı giyer kayacak yer ararız harman yerinde… Annelerimiz arkamızdan zor yetiştirir gocuklarımızı… Birkaç arkadaş toplanıp kızak yapar, yaptığımız kızakları yarıştırmaya bayılırız. Büyüklerimiz gördüğünde çok kızar ama biz gene de topallar mahallesindeki kayak mahallimize akşamları soğuk su döküp buz tutturmayı, sabah erkenden gidip yaptığımız engelli kayak parkurunda hız denemeleri yapmayı çok severiz.

 

İlk fırsatta tüm akrabalarımızın katılımıyla verilen yemekten sonra sünnet merasimimiz yapılır. Ağlamamak için her şeyi yapsak da sünnetten hepimiz korkarız ve genelde canımız yanmasa bile ağlarız.

 

Okul çağımız gelince istemeye istemeye, anne-babamızın zorlamasıyla gideriz kayıt yaptırmaya. Oyundan kopmak zor olur bizim için. Ne de olsa çocuğuz… Okuldaki sığınağımız ise elleri öpülesi öğretmenlerimizdir. Dersten yerine yaramazlık düşündüğümüz için çok da başarılı değilizdir. Evde anamız, okulda öğretmenimiz çeker çilemizi… Belki doktor, polis, vali, mühendis olamayız ama bir çoğumuz kendi öğretmenimiz gibi öğretmen olmayı ister. Bir kısmımız da bu hayalinin peşini bırakmaz ve başarır da… İlkokul öğretmenlerimizin isimlerini, cisimlerini hiç unutmayız, unutamayız… Ara sıra sohbetlerimizde anar kulaklarını çınlatırız… Bir gün çıkarsa karşımıza; sarılırız ellerine saygı, sevgi ve hürmetle…

 

Okul hayatımız da biter bir gün… Bir de bakmışız ki delikanlılık çağımız gelmiş. Damarlarımızdaki kan yerimizde oturtmaz bizi. Gücümüzün yeteceği her işin altında biter olmuşuz. Her fırsatta harman yerinde maç yaparak bayramlarda köyler arası yapılan maçlara antrenman yapar olmuşuzdur. Birçoğumuzun da yavuklusu vardır artık. Her ne kadar nasibin önüne geçilemezse de sevdiğimiz ilk kızla evlenmek isteriz. Kenarda köşede zor-güç buluşur, utana-sıkıla birkaç kelamı anca söyleriz yavuklumuza. Ancak mektuplar ve arkadaşlar sık dolanır sevenler arasında. Biz ayrılık, aldatmak, ihanet nedir bilmeyiz. Çünkü biz sevdik mi ölümüne severiz…

Sırası geleni davul zurnayla, hayır dualarla vatani göreve yollarız. Hiç birimiz komando olmayız belki ama en iyi şekilde yapmaya çalışırız askerliğimizi. Dönüşte öyle bir sarılırız ki ana babamıza…

 

Artık evlilik çağımız gelmiştir. Ana-babamız önce sevdiğimiz biri olup olmadığını sorar. Mümkünse onu almak ister bize. Münasip görmezlerse veya sevdiğimiz kızı vermişse ana-babası başka birine… (sayısız acıya katlanırız ama bu haber askerlikten sonra verilirse; yıkar bizi…) ana-babamız münasip gördüğü bir kız bulur, bizim fikrimizi de aldıktan sonra karşı aileye haber gönderilir. Olumlu yanıt gelince de istemeye gidilir küçük hediyelerle… Allah’ın emri peygamberin kavliyle kız istenir. Artık çocukluğu ve gençliği geride bırakıp adam olmaya adımımızı atmışızdır.

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Huzur Sokağı başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Kaktüs İnsanlar

Vedalar Üzerine

2 yorum

  • sanem
    15 Temmuz 2012 de 13:17

    Ne güzel anlatmışsın.Eline sağlık.

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.