Martı ile Buzdağı


Çok eski zamanlarda martılar ülkesinde neşeli bir martı yaşarmış. Her gün ama her gün neşeli haliyle çevresine mutluluk dağıtan bu martıyı bazı martılar severken bazı martılar geveze olarak görürmüş.

Balık tutmak ve çene çalmaktan ibaret olan martı hayatının sıkıcı gelmeye başladığını hisseden geveze martımız bir gün kimseye söylemeden ortadan kaybolmuş. Diğer martılar onun yokluğunu fark etmemiş bile.

Okyanusa açılarak hayatın anlamını bulmaya çalışan martımız günlerce kanat çırpmış. Nereye gideceğini kendisi bile bilmiyormuş. Okyanusta günlerce kanat çırpmış, kanatlarında derman kalmadığı günlerde iki tane adaya uğramış ancak her uğradığı adada diğer kuşlar onu gagalayarak yaralamışlar.

Canı çok acıdığı halde geri dönmeyi düşünmemiş ve uçmaya devam etmiş. Gittikçe hava soğumaya, göz gözü görmemeye başlayınca kanatlarındaki son dermanla en yakındaki buzdağının tepesine konuvermiş.

Konmuş konmasına ama ayakları soğuktan o anda donmuş. Gücünü topladıktan sonra tekrar yola çıkmayı denemiş ama donan ayakları kalkmasına engel olduğu için oracıkta ölümü beklemeye başlamış.

Tam her şeyden ümidi kesmişken derinden gelen “sen de kimsin?” sesiyle irkilmiş. Konuşan üstüne konduğu buzdağıymış. İlk şaşkınlığı atlatan martı kendisini tanıtıp buralara kadar niçin ve nasıl geldiğini anlatmış bir çırpıda. Ama bu fırtınada nereye gideceğini, neler yapacağını bilmiyormuş. Buzdağı pek gönüllü olmasa da martının kısa süreliğine kendisine sığınmasına izin vermiş.

Martı gagasıyla buzdağının içinde sığabileceği kadar bir yuva yapıp, saklanmış. Ancak bir şey dikkatini çekmiş; buzdağının içine gittikçe tuhaf bir sıcaklık geliyormuş. Kafasına koymuş; ne yapıp edecek bu buzdan dağın içindeki sıcaklığı keşfederek işin sırrını çözecekmiş.

Fırtına geçip de güneş açtığında buzdağı martının gitmesini beklemiş. Martı ise hiç oralı değilmiş. Girdiği kovukta durmadan bir şeyler anlatıyormuş. Martılar ülkesini, uğradığı adaları, avladığı balıkları anlatmış durmadan. Martımız ne kadar gevezeyse buzdağı da o kadar suskunmuş. Sadece dinlemekle yetiniyormuş. Ara sıra içinde minicik bir sızı hissediyormuş ama çok da önemsemiyormuş.

Meğer o ince sızılar martının gagasıyla içine doğru yol açarken kopardığı buz parçalarından kaynaklanıyormuş. Martı hem konuşuyor hem de gagasıyla kopardığı buz parçalarını delikten dışarı atıyormuş. Böylece buzdağının içine doğru uzun bir tünel açmış.

Günler günleri kovalamış, martı durmadan gagalamış. Bazen öylesine zorlanmış ki gagası ve pençeleri kanamış. Buzdağı içindeki sıcaklığı öyle derinlere gizlemiş, üstüne öyle kabuklar örmüş ki bulmak epey zamanını almış martının.

Ancak bir gün…

Aradığını bulmuş martı; sıcaklığın kaynağı buzdağının en dibinde hala alev alev yanan kaya parçasıymış. Önce bir güzel ısınmış sonra da buzdağına işin aslını sormuş. Buzdağı bakmış ki kurtuluş yok, anlatmaya başlamış:

“Biz bir volkan kraterinde yaşayan üç kardeştik. Bir gün anlaştık ve değişik dünyalar tanımak üzere volkandan aşağıya atladık. En büyüğümüz çok uzaklara düştü. Sonra ben atladım. En küçüğümüz atlamaktan korkup orada kaldı.

Aşağıya yuvarlandıkça ısınıp alev alev yanmaya başladım. Tam cennet gibi bir yere düşmek üzereydim ki son anda ayağım takıldı, soğuk bir mağaraya yuvarlandım. Öyle soğuk, öyle ıssız, öyle tenha bir mağaraydı ki üşümeye başladım. Alevim de giderek sönüyordu. İçimde kalan son gayretle ateşimi koruyacak bir zırh oluşturmayı başardım. Sonrasında zaten etrafımı katman katman buz tabakası sarmaya başladı.

O kadar kalın buz tabakasıyla kaplandım ki ağırlaştım ve tekrar yuvarlanarak mağaranın ağzından okyanusa düştüm. Okyanusun soğukluğuyla birlikte zaman içinde daha kalın, çok daha kalın buz tabakası sardı etrafımı. Öyle ki bir gün gözümü açtığımda koskoca bir buzdağı olduğumu fark ettim. Hiçbir canlının bilmediği, merak etmediği hatta üzerine bile konmak bile istemediği buzdan bir dağ… O günden beri de amaçsızca okyanusta dolaşıyorum.

İçimdeki alevlere gelince, onlar da son demlerini yaşıyordu. Sen olmasaydın kısa sürede sönüp gideceklerdi lakin açtığın delikten gelen hava sayesinde yeniden alevlerim canlandı, teşekkür ederim.”

Duydukları ve gördükleri karşısında oldukça şaşıran martı ömrü boyunca ilk defa kendini değerli ve işe yarar hissetti. Buzdağından kalmak için müsaade çıkınca usulca açtığı delikten içeriye girip alevlere yakın bir yerde kendisine yuva yaptı. Sanki aradığını; hayatın anlamını bulmuş gibiydi.

Martı kendine bir amaç bulmanın, buzdağı da kendisine yoldaş bulmanın mutluluğu içinde okyanusun içinde yıllar yılı dolaşmışlar. Ta ki martı ölene, alevler sönene kadar…

Yani böyle olmuştur herhalde çünkü hikâye burada bitiyor. Bilinen tek şey ise bu dostluğun ikisine de iyi geldiği, yüzyıllar boyu dilden dile anlatılarak bugünlere kadar geldiği…

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Klavye Kabadayısı başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Klavye Kabadayısı

Ayı ile Kelebek

Psikopat

2 yorum

  • Beraat
    5 Şubat 2017 de 22:25

    Güzel hikayeydi teşekkürler.

  • Tuba
    1 Ağustos 2017 de 18:39

    İnsanın içindeki duyguları açığa çıkaran ve bir o kadar da duyguları sorgulamamızı sağlayan bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık…

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.