Öğretmenlikte ilk günlerim


Şimdiki zamandan bahsedecek bir yazı bekliyorsanız biraz daha beklemeniz gerekiyor çünkü bu yazı geçmiş zamana ait anıların kayda geçirilmesinden oluşacak. Zaten başlığa da dikkat ettiyseniz 3-4 yıl öncesini anlatacağımı fark etmişsinizdir. Ve yıllar sonra neden böyle bir yazı yazma gereği duyduğumu yazının sonunda belirteceğim.

Hayatımın çalkantılı zamanlarını bitirip mesleğimi yapmaya karar vermemle başladı her şey.

KPSS’ye hazırlanabilmek için İstanbul’da bir sene kendimi paralamış, sınava girmiş ve sonuçları beklemeye başlamıştım. Genel Kültür-Genel Yetenek sınavının sonucu açıklanmış, Eğitim Bilimleri de açıklansın diye beklerken kopya iddiaları ortaya çıkıvermişti. Sonucunda sınav yeniden yapıldı. Sadece 1 net fazla yapabilmiştim. Falan filan derken Aralık atamasında atanamadım ve “atanamayan öğretmen” buhranına girmeye başladım.

Tam o günlerde abimden telefon geldi. “Şubat ayında ek atama yapılacak, ona başvur sana kesin gelir” demişti özetle. Başvurdum ve sözleşmeli olarak İran sınırına yakın bir mezraya (köy demiyorum, mezraya) atandım. Merak edip “google earth’te” aradım ama mezrayı bulamadım. Biletimi erkenden alıp söylenen tarihte güç bela ilçeye varabildim. Gitmeden önce babamdan ödünç aldığım parayla kalın tabanlı güzel bir bot almıştım. İyi ki almışım. Arabadan iner inmez diz boyu kara gömüldüm.

Göreve başladığımız zaman şubat tatilinin başıydı. Tam o gün acayip bir kar yağdı. Birçok kişi tekrar ailesinin yanına döndüğü halde ben öğretmen evine kapak attım. O karda Türkiye’yi baştanbaşa geçmeyi ve 13 gün sonra geri dönmeyi gözüm kesmedi. 13 gün boyunca öğretmen evinin tek müşterisi olarak gündüz internet kafede gece odamda zaman öldürdüm. (Laptop almadığım için öğretmen evinin beleş internetinden yararlanamadım doğal olarak.)

Okulun açılmasına bir gün kala benden önce görev yapan ücretli iki bayanı lojmandan çıkarıp aldığım eşyaları lojmana taşıdım. Taşıdım diyorum ama köylülerden birkaç kişi yardım etmese ne o bayanlara ulaşabilirdim ne de eşya alıp taşıyabilirdim. En az 5 yıl kalmayı göze alıp bir sürü de eşya almıştım. Kalanları da zaman içinde alırım diyordum. Ömründe kömür sobası kullanmamış bir ailenin oğlu olarak kömür sobası yakmayı da köylülerden öğrendim. Gece beni lojmana bıraktılar, sobamı ilk ve son kez yakıverdiler ve gittiler.

O gece hayatımın en uzun gecelerinden birini yaşadım. Kömür sobası sönmeden uyuma demişti annem. İlk defa kömür yakıyordum. Gaz sızar korkusu vardı içimizde. Bu korku gece on iki gibi sobanın sönerek lojmanın buz kesmesiyle kayboldu gitti. Şimdi yeni bir korku sarmıştı içimi; yarın sabah okulu açacaktım ve ilk defa öğrencilerimin karşısına çıkacaktım. 60 kadar öğrencim olduğunu, iki sınıfı da idare etmem gerektiğini biliyordum ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. O saatte arayıp fikir alabileceğim kimsem de yoktu.

Düşünün şimdi, İran sınırına yakın bir mezra, mezrada bir lojman, lojmanın içinde battaniyesine bürünmüş buz gibi odada yatan, korkuyu ya da soğuktan hasta olmayı aklının ucuna getirmeyen, onun yerine öğrencilerin karşısına nasıl çıkacağını, nasıl davranacağını düşünerek gözüne uyku girmeyen ben…

Ne o gece ne de sonrasında lojmanda tekim diye zerre kadar korkmak aklıma gelmedi. Hatta köylülerden görünüşüyle bile insanı korkutan, iri yarı, babayiğit amcası Fahrettin amca lojmandan tek kalmama razı olmayıp silah temin etmek istediğini söylediğinde “beni Rabbim görüyor, silaha ihtiyacım yok” demiştim. O da bu cevabımdan sonra beni daha çok sevdiğini sık sık söyler olmuştu.

Müstakbel eşimin benimle beraber uykusuz kalmaması için yatmadan önce “uyuyorum” mesajı atmıştım. Eğer o mesajı atmasaydım benimle birlikte uyanık kalırdı, eminim. O da uyuduğumu zannederek yatıp uyumuştu bile.

Geriye sadece Rabbim kalmıştı. Sürekli içimden “Allah’ım yarın ben ne yapacağım” deyip duruyordum.

Ne ara uyudum ne ara uyandım bilmiyorum.

Heyecan içinde erkenden kalkıp okulu açtım. Öğrenciler geldi. İçlerinden ikisini sobaları yakmakla görevlendirdim. Kendim henüz beceremiyordum. Sobalar yanınca İstiklal Marşıyla Andımız’ı okutup sınıflara aldım. Sonra iki sınıf arasında mekik dokuyarak akşam ettim.

İlk günü atlatmıştım ya dünyalar benim olmuştu. Artık bir günlük öğretmendim.

Ayrıntılara girersem sayfalarca yazı olur. Zaten bir çoğu da anlatmaya değmez. Mesela kanunen yasak olmasına rağmen sözleşmeli öğretmen olduğum için İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü tarafından zorla “müdür yetkili öğretmen” yapıldığımdan, sürekli İlçe Milli Eğitim Müdürü tarafından toplantılara çağırıldığımdan, toplantılara katılabilmek için her zaman araba tuttuğumdan, okulumuzda elektrik-internet-bilgisayar gibi şeyler olmadığı halde internet üzerinden okullara gönderilen yazıların cevaplarının gününde teslim edilmemesi yüzünden sürekli fırça yediğimden, yanıma verilen ücretli öğretmenin canı isteyince okula gelmesinden, benden para tırtıklamaya çalışan “bazı” insanlardan, köpeklerden korunmak için elime sopa alıp komşu köye yürüyerek gidişimden ve oradaki okulun müdüründen müdürlük yapmayı öğrenişimden bahsetmeyeceğim.

Onun yerine bana her konuda yardımcı olan mübarekten (yani köy imamından), her türlü tamirat işinde yardımıma koşan Cabbar emmiden, 11 kişinin rızkını tek başına temin ettiği halde yalnızca uyumaya gittiğim lojmana gitmemi istemeyen Vahap amcadan, bana babalık yapan aşiret reisi Selahattin amcadan, ekmeğimi peynirimi eksik etmeyen babası vefat etmiş komşum Sinan’dan ve annesinden söz edeyim. (Zaten bunu diyerek onları yad etmiş oldum.)

“Sizleri unutmadım ve unutmamak için buraya kaydediyorum. Belki sizler bu yazıyı okumayacaksınız ama sevenlerim ve bu yazıyı okuyanlar size hep dua edecek. Tabi en başta da ben…”

Yazıyı sonlandırırken neden böyle bir yazı yazma gereği duyduğumu açıklayayım: bizler yani ilk tayini Doğu’ya çıkıp oraların zorluklarını çekenler sizleri yani ailesinin bir adım uzağına atanıp atandığı yere sülalesini toplayarak gidenleri, gider gitmez de türlü isteklerde bulunanları anlamayacağız. Lütfen anlatmaya çalışmayın!

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Ben bende değilim meçhullerdeyim başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Kaktüs İnsanlar

Vedalar Üzerine

7 yorum

  • Metin Aksu
    24 Eylül 2014 de 02:24

    2 ücretli öğretmeni lojmandan neden çıkardın vicdansız :))

    • cem
      24 Eylül 2014 de 06:24

      Çünkü ben gelince onların öğretmenlikleri düştü ve gitmeleri gerekiyordu. Lojmanda sadece eşyaları duruyordu:)

  • çotanak
    24 Eylül 2014 de 22:04

    hayatımda hiçbir zaman unutmayacağım deneyimlerden biriydi bitlis..askerlik içindi kısa bi maceraydı..gerçi daha öncede bi 4 yıllık maceram olmuştu üniversitede ama.bu öğretmen olarak ilkti..seninse ikinci mekanın..kafa olarak pek uyuştuğumuz söylenemez ama iyi kötü bir sene aynı havayı soluduk aynı kaptan yemek yedik…yeri geldi boyumuz kadar karda ( ki benim boyu biliyosun :))) )okula ulaşmaya çalıştık,yeri geldi geven olmadığı için kış ortasında sobası yanmayan sınıfta derslere girdik..kimileri oturdukları sıcak yuvalarından bayrağın dalgalandığı her yer vatandır diyecek,biz ise ipi kesilip indirilen,askeriyenin dahi istemeye istemeye geldiği köyde o bayrağı bizzat dalgalandırmanın gururuyla yaşayacağız…yıllarca bize öcü gibi gösterilen insanların arasında nasıl pırıl pırıl tertemiz insanlar olduğunu bilerek yaşayacağız…varsın bikaç kişi uyanık davranmaya çalışsın..Allah görüyor sıkma canını…

  • Ali Can
    25 Eylül 2014 de 13:16

    nerdeyse ağlayacaktm ama sonuna gelince birden o hava dağılıverdi:)))

  • Hanım Kız
    30 Eylül 2014 de 02:39

    Yazması kolayken, yaşaması çok zordu değil mi?

    • cem
      30 Eylül 2014 de 10:02

      Yazması da çok kolay değildi:)

  • okuruz_01
    2 Mart 2015 de 09:32

    Yine Zorunlu hizmet affının konuşulmaya başladığı şu günlerde verdiğiniz cevabın altına imza mı atarım.
    “Yazıyı sonlandırırken neden böyle bir yazı yazma gereği duyduğumu açıklayayım: bizler yani ilk tayini Doğu’ya çıkıp oraların zorluklarını çekenler sizleri yani ailesinin bir adım uzağına atanıp atandığı yere sülalesini toplayarak gidenleri, gider gitmez de türlü isteklerde bulunanları anlamayacağız. Lütfen anlatmaya çalışmayın!”

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.