Yüzüğün Esrarı


Askerliğinin henüz üçüncü günüydü. Okul günlerinin özgürlük duygusundan kalan sohbetlere biraz olsun katılabilmek için mıntıka temizliklerine severek katılır olmuştu. Hepi topu 18 gün yapacağı askerlik ona 18 aydan daha uzun geliyor, zaman geçirebilmek için türlü saçmalıklar yapıyordu.

Mesela; Uğur üsteğmenden dayak yiyeceğinden emin olduğu halde mıntıka temizliğini erkenden bitirip asker koğuşlarının arkasındaki ağaçların serin gölgesine uzanmayı çok severdi. Zaman zaman da en yakın içtima saatine kadar orada uyuya kaldığı bile olurdu.

Sıkılıyordu, bunalıyordu, tahammül edemiyordu askerliğe. Bir saniye bile gözünde saatmişçesine uzayıp gidiyordu.

Bir an önce askerliğini bitirip evine dönmeyi, evlenmeyi, çoluk çocuğa karışmayı istiyordu. Beklemek şu hayatta en nefret ettiği şeydi.

Başının altına koyduğu kepini yastıkmış gibi düzelttikten sonra düşünmeye başladı. Neden beklemek zorundaydı ki? Neden zaman su gibi akıp geçmiyordu? Neden askerliğin son günü bugün değildi? Nereden geldiyse aklına aksakallı dedeler geldi. Keşke bir aksakallı dede olsaydım da istediğim zamana gidebilseydim, beklemenin ızdırabını çekmek zorunda kalmasaydım diye düşünürken “Evlat!” diye bir hitapla açtı gözlerini. Sesi Uğur üsteğmenin sesine benzetmiş ve birazdan yiyeceği tokadın acısına kendini hazırlamıştı bile.

Hızla doğrulunca gördü ki karşısında ak saçlı aksakallı bir dede elinde asasıyla ona bakıyordu. Bizimki de korkudan dili tutulduğu için tek kelime edemeden şaşkın şaşkın dedeye bakıyordu.

-Evlat ben Hızır nebiyim. Her insanoğluna ömründe bir defa görünürüm. Sana da şu anda görünmemin uygun olacağını düşündüm. Beklemeyi sevmediğin için sana bu sihirli yüzüğü veriyorum. Artık ne zaman beklemekten sıkılırsan yüzüğü sağa doğru çevir. Yüzük seni istediğin zamana götürecektir.

Diyerek gümüş bir yüzük verdi. Yüzüğün üzerinde yuvarlak bir halka, halkanın üzerinde de sağa doğru bir ok işareti vardı.

Bir saniye bile kalmaya tahammülü kalmadığı için daha aksakallı dede sözünü bitirmeden bizimki yüzüğü çevirdi. Dede arkasından sadece “yüzük zamanı sadece ileriye doğru götürür, geri alamazsın seni sabırsız oğlan” diyebildi.

Gözlerini açıp baktığında askerliğini bitirmiş ailesinin yanında otururken buldu kendisini.  Bütün akrabalar toplanmış cümbür cemaat askerliği bitirmesini kutluyorlardı.

“Amaaan şimdi kim çekecek akrabaları” diyerek yüzüğü bir daha çevirdi.

Bu defa da kız arkadaşıyla konuşurken buldu kendini. Neden askerdeyken her gün aramadın diyerek başının etini yiyordu kız. Bunu da çekemem, en iyisi doğruca düğünümüze geçeyim diyerek yeniden yüzüğe attı elini.

Düğün günü halay çekerken gözlerini açtığında çok mutluydu. Bütün o sıkıntıları atlayıp düğün gününe gelmişti. Bu yüzük gerçekten çok işine yarıyordu.

Birkaç saat halay çektikten sonra sonra sunucunun “takı töreni” anonsuyla toparlandı. Saatlerce ayakta beklemek istemiyordu. “En iyisi doğruca düğünün bitişine gideyim” diyerek çaktırmadan yüzüğü çeviriverdi.

Doğumhane yazan bir kapının önünde kendine gelince nerede olduğunu ve neden orada bulunduğunu bir süre anlayamadı.

Yanından geçen bir hemşireye sormayı akıl edebildi ve hemşireden eşinin doğumda olduğunu, bir oğlan beklediklerini öğrendi.

O anda kafasına bazı şeyler dank etti ve yaptığı hatanın vehameti karşısında dizlerinin bağı çözüldü. Yüzük onu dokuz ay sonrasına getirdiği için saatlerce doğumun bitmesini beklemesi gerekiyordu. Bekleyemezdi, beklememeliydi çünkü pişmanlıkla karışık iç sıkıntısı buradan kaçması gerektiğini söylüyordu. Yarı istekli yarı isteksiz tekrar çevirdi yüzüğünü.

Şimdi de bir adamın karşısındaydı. Adam kızgın bir şekilde “bu son şansın, yarın o evraklar masamda olmazsa kovulursun” dedi ve eliyle çıkmasını işaret etti.

Galiba işyerindeydi. Daha da kötüsü yetiştirmesi gereken evraklar vardı. İyi de buraya nasıl gelmişti? Burası neresiydi? Ne iş yaptığını bile bilmeden dalgın dalgın yürüdü. Ayakları onu bir masaya getirdi. Masada eşinin ve dokuz-on yaşlarında bir çocuğun resmi vardı. Bu masa onun olmalıydı. “Bu defa da 10 yıl sonrasına getirmiş beni” diye düşündü.

İçindeki acı bir volkan gibi kabarmaya başladı. Masaya oturduğunda gözlerini yumarak neler olduğunu hatırlamaya çalıştı. Beyni zonkluyordu. İşi dosyayı düşünecek halde değildi. Hemen emekli olmak ve ailesiyle kafasını dinlemek istiyordu. Nasıl olsa yıllarını kaybetmişti ve aradaki yılları da kaybetmeyi umursamıyordu.

Tek istediği biraz huzur, biraz kafa dinlemek, biraz da ailesiyle zaman geçirmekti. Tam yüzüğü çevirecekti ki aklına bir fikir geldi. Muzırca gülümseyerek twitter’ını açıp “I’m at work and boring” diye tweet attıktan sonra kendisini yüzüğün insafına bıraktı.

Eski bir evin tavanına bakarken uyandı. Neredeydi, kaç yaşındaydı hiç bilmiyordu. Usulca doğrulup aynaya baktı. Saçı sakalı ağarmış yüzü kırış kırış olmuş bir yabancı gördü aynada. Eşine seslendi ama cevap alamadı. Kendisini bırakıp bir yere gitmezdi eşi. Mutlaka evdeydi ama duymamıştı galiba. Daha yüksek sesle bağırmayı denedi. Sesi boğuk boğuk çıkıyordu.

Sonra cebindeki telefonu fark ederek eşinin ismini aradı listede. Onu bulamayınca “oğlum” yazısını denemeye karar verdi. Karşısındaki sese kendisini tanıtıp eşini sordu. Oğlu canı sıkkın bir ses tonuyla cevapladı:

-Baba tanıyorum seni zaten. Söyle ne istiyorsun?

-Oğlum sen misin? Annen nerede?

-Sen iyice yaşlandın baba. Annem öleli 3 yıl oluyor.

-Ne? Öldü mü? İyi de…

Devamını getiremedi. Telefon yüzüne kapandı.

Kalbinin sıkıştığını hissediyordu. Ağlamaya başladı. Öyle ağlıyordu ki gözyaşları sakallarını ıslatıyordu. Eşi de vefat ettiğine göre artık yaşaması için bir sebep kalmamıştı. Ah bu sabırsızlık başına ne işler açmıştı. Aklına askerdeki aksakallı dede geldi. Keşke hiç almasaydım bu yüzüğü diye düşündü. Koskoca ömrünü üç-beş saat içinde tüketmişti. Aksakallı dedenin “her insana ömründe bir defa görünürüm” sözü çınladı kulaklarında. Neden daha fazla görünmüyordu ki? Şimdi tekrar çıkıp düzeltseydi ya her şeyi. Neden tekrar gelmiyordu? Bütün suçun yüzükte olduğunu düşündü. Parmağından çıkarıp fırlatmak istiyordu. Ancak yüzük kemikle bütünleşmişçesine parmağına sarılmıştı. Çıkarmayı başaramayınca başını duvarlara vurası geldi.

Ölüm bu berbat hayattan bir kurtuluşmuş gibi geliyordu artık. Ama yapamıyordu. Bir şey engel oluyordu kendini öldürmesine. Son bir gayretle yüzüğü çevirdi. Daha kötü neresi olabilirdi ki?

Zar zor araladığı gözleriyle etrafına bakındı. Tanımadığı bir sürü yüz üzgün üzgün ona bakıyordu. Üstündeki yorganın ağırlığı canını çıkaracaktı neredeyse. Evet evet sekerat-ı mevtte son nefesini vermek üzereydi. Zar zor aldığı nefesiyle koca ömrü saatlere sığdıran birisinin devasa pişmanlığı içinde aaaaah diyebildi. Bu ağzından çıkan son söz oldu. Etrafındakiler gözyaşlarına boğulurken bizimki gözlerini son defa kapatmıştı artık.

Yüzük hala parmağındaydı…

*                     *                             *

Yüzünde patlayan tokadın acısıyla gözlerini açtığında başucunda Uğur üsteğmen duruyordu. Uzandığı ağacın altında uyuyakalmış ve komutana yakalanmıştı.

“Evladım içtima alınıyor sen ne yapıyorsun burada?”

Yarı kızgın yarı babacan bir tonla söylenen bu söz aklını başına getirdi.

-Şeyyyy komutanım çok yorulmuştum, uyuyakalmışım diye kem küm etti.

Komutan “hadi len ordan” diyerek arkasına tekmeyi bastı. Ağzı kulaklarında koşarak içtima yerine koşarken yerde parlayan bir şey dikkatini çekti.

Tam eğilip alacaktı ki bu cismin, üstünde yuvarlak bir halka olan gümüş bir yüzük olduğunu gördü.

Soğuk soğuk terlediğini hissetti. Hızlıca doğrulup gökyüzüne doğru döndü ve “yemezler” dedi gülerek.

“O hatayı bir kez yaptım ve dersimi fazlasıyla aldım.”

Artık beklemekten asla nefret etmeyecekti.

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki İki güzel hikâye başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Aruchan

Henüz yeni dünyaya geldim. Gelir gelmez de babam tarafından bu blogun başına geçirildim. Daha dişim çıkmamış, altıma ediyorum ama blog yazacağım, yok artık! Hemen cennetmekan dedem Fatih Sultan Mehmet Han gibi babama dönüp “eğer blog seninse blogunu yazmaya devam et, yok eğer blog benimse emrediyorum blogu sen yazacaksın” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü büyüyüp buraları devralmak için uyumam gerek.

Bunları da sevebilirsin

Son Mektup

Dilenci

Martı ile Buzdağı

5 yorum

  • bilgfildiz
    7 Nisan 2014 de 10:57

    bu hikayenin orjinali ‘Click’ olmasın 😀

  • ~mnelam
    7 Nisan 2014 de 11:18

    =) Öykü yazma isteği uyandırdı bende de … Eline yüreğine sağlık ince noktalara kalın kalın değinen bir öykü olmuş =) Güzel olmuş.

  • zeritte
    7 Nisan 2014 de 15:42

    güzel olmuş genel anlamda. ama daha çok kitap okuyup kendini geliştirmelisin.

  • kazım-3
    9 Mart 2015 de 10:14

    Sonuna doğru neredeyse ağlayacaktım, çok duygusalım yada yazı çok duygusal.
    Teşekkürler

  • sezer
    9 Mart 2015 de 10:16

    Güzel akıcı ve hayat dersi verir gibi olmuş,

Yorum Bırakabilirsiniz

google+ ta takip et!

instagramda takip et!

Something is wrong. Response takes too long or there is JS error. Press Ctrl+Shift+J or Cmd+Shift+J on a Mac.